5 Nisan 2012 Perşembe

James Joyce’un sanatçının genç bir adam olarak portresinden sonra Burhan Günel'in öyküsü: I

Burhan Günel 1947 doğumlu. Yansıma Dergisi’in 1972 Mayıs (5.) sayısında:‘İki kez çarpılmak’ başlıklı yazısını yayınlamışım. Yirmi beş yaşındadır o sırada.

Yansıma Dergisi’nin üçte iki oranında, şöyle ki, hemen hemen her üç sayısından ikisinde öyküleri, kısa yazıları ile en çok kamuya sunulan yazarlardan birisi de Burhan Günel’dir.

6. sayıda “ Çevrede yaşamak varken”, 12.sayıda “Konuk”, 22. Sayıda “anladım”, 24.sayıda “tozlu zamanlar” , 29.sayıda “gül rengi”, 38. sayıda “sevinç günleri”, 41.sayıda “altıparmak”, 45. Sayıda “dışarıda yağmur vardı” adlı 8 öyküsü ile Necati Mert’in öykü sayısından iki eksikle ikinci sırada kalmış ve toplam on beş yazı vermiş.

1980 basımlı bir ansiklopedide eray canberk şunlar söylemiş. ‘Kasabalarda ya da kentlerin kenar ve uzak mahallerinde yaşayan dar gelirli insanların acılı ve sıkıntılı yaçamlarını yalın bir dille anlatması yönünden Orhan Kema gerçekçliği çizgisindedir.”

Yansıma Dergisi'nde kırk yıl önce yayınlanan öyküleri çevresinde bu konu sürecek.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, 5 Nisan 2012, Stockholm

15 Mart 2011 Salı

Ayla ve onun doğum günü ile ilgili bir mektup... Bir edebiyat örneği olduğu için yayınlıyorum.

Masalcık görüntülü bir mektup geldi. Bir de fotoğraf geldi. Bu ikiliyi mektup ve görsellik örnekleri olarak yayınlıyorum.

Değerli İzleyici,

Mektup kısaca şöyle başlıyor! Evet! Bu doğum günü mektubunu, ilişikteki fotoğrafı da unutmadan birlikte izleyelim.

“Sayın Editör, tekinsonmez.blog Sayın Yönetmeni,

‘Bellek dağarımda; mektup yazmak kendinden dışarı çıkmaktır, tümcesi titrek bir mum ışığı altında silinip beliriyor, sözcükler beni aralarına almış oynak gölgeli titreşimlerle uçuşuyordu; ben miydim, onlar mıydı uçuşup duran, diye düşünüyordum o sırada.

‘Sanrı! Şöyle ki eski sözcükle hezeyanlarla mektup yazdığım bir gündü, kendimden dışarı çıkmış ve bir daha geriye dönememiştim. Aradan geçen günler e-post kutusunu bile fark etmemiştim. Mektupla dışa açılma eylemindeki sözcükler kandırmacalarla savrulduğu anda bir fotoğrafın da benimle uçuştuğunu gördüm.

‘Bu, sanal bir sonsuzlukta, sanrılar içinde hem nesnel sonlu bir sıkışıklıkta yani, kırılan ışıkların yanılsamalı yansıyışında kendimi de gördüğüm andı. Yaşam bir yanılsamalar dünyası bir yansılama serüveni olabilir miydi, yansıyan kimdir diye düşündüm.

‘Böyle bir boşlukta; ‘göndericiyi tanımıyorum.. Stockholm’de unutulmuş bir evden geldi,’ diyerek bana bırakılan mektup ve birlikte sunulan görselliklerle bir de isim vardı. Ayla! Evet! Ayla!

‘Başka yaşamlarla da ilintili olduğu halde, ve nedense tümüyle silinip yiten bir hayattan geriye kaldığı söylenen o cıvıl cıvıl nesnelerden; ‘ceviz kabuğu, mini kurbağa, heykelcik alçı, sütbeyaz cama çizilmiş gözler..’ işte böyle yanılsamalı nesneler dünyasından yola çıkarak bir anda elleriyle bana dokunan bu fotoğraf oldu.

Evet! İşte bu nesneler dünyasına çağrılar yapan; ‘Söz konusu edilen Ayla,’ diye bir de not vardı.

‘İşte Ayla böyle bir günde geldi; ‘Mektup yazmak kendinden dışarı çıkmaktır,’ tümcesini iterek, titrek bir mum ışığı altında silinip beliren tüm e- post iletilerini geriye iterek evet; evet ileriye, öne çıkan bir fotoğrafla bir düş esini gibi Ayla adında bir görsellik savrulup ekrana düştü. Bu bir düştü! Tuhaf değil mi! ‘Titrek bir mum ışığı altında yüzüme doğru savrulup düşen bir düş...

‘Ben bu düşü tuttum, tuttum değil de uçuşan bu düşe tutundum. Köklerinden uzak bir ülkede yaşamak gibi mektup yazarken insan kendisinden uzaklaşır sözünü, o an unuttum. Bu kez böyle oldu.

‘Uzaktan, çok çok uzaktan; ‘yarın daha güzel olacak’ sesiyle ve Ayla görüntüsüyle bu kez koşan bir başka cıvıltı, ‘yapboz’ oyununun boş yerlerini doldurduğu sırada, dalgalı ekranda gözlerime yansıyan Ayla’ya bakıyorum.

'Siz de şaşmadınız mı buna, ben çok şaşıyorum.

‘İlkin evet, Ayla’nın fotoğrafı; oynak gölgeli titreşimlerle sözcüklerin uçuştuğu andı. Onların arasına karışarak uçuşan ve doğum günü armağanı olarak bana ulaşan Ayla’nın fotoğrafı bu. Onu tanıyorum!

Güya benim doğum günümmüş! Ben, Ayla’nın doğum günü diye bakıyorum bu fotoğrafa oysa. Bu da çok tuhaf!

‘Şaşkınlıkla Ayla’ya bakarken; nasılsa o boşluklardaki kimi sözcüklerin oynak/gölgeli titreşimlerle uçuştuğu sanal dünayada kendimi ararken, Ayla’nın benimle uçuştuğunu ve bana bu yeni dünyada bir yer ayırdığını sezinliyorum; şöyle ki minicik ses tınılarıyla bir aynadan bana yansıyışını, farklı bir mercekten, farklı bir serüven açısından hem kendimi, hem “yapboz” oyunu gibi yaşamı ve Ayla’yı izliyor ve yaşama teşekkür ediyorum. Hoş geldin Ayla!

Bu mektubun ve fotoğrafın yayınlaması durumunda size kamu önünde açıkça teşekkür ediyorum Sayın Editör.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, 15 Mart 2011, Stockholm

26 Şubat 2011 Cumartesi

Gılgamış da beş bin yıl önce bunun peşinden koştu. Immortality and art! Ölümsüzlük ve sanat! Why art is immortal? Sanat neden ölümsüz?

Ölümsüzlük! Sanat ve ölümsüzlük... Sanat neden ölümsüzdür?

İnsanlık ölümsüzlük peşinde düş görüyor.

Bundan olacak, ölümsüz sözü çıkar karşımıza kimi olaylar ya da kimilerinin dünyasal varlıkları için.

Bu konu çok su götürür evet, fakat ölümsüz olan nedir? Birlikte düşünelim.

Değerli İzleyici,

Siyaset, sanat, kişileri olduğu gibi, inanç ve din açısından kimi durumları, olguları toplumlara onaylatan ve toplumları yönlendiren kişiler de ölümsüzlük zırhı ile donatılır.

Örnekse İsa/Jesus ve Buddha bunlardandır. İnanç ve din açısından ölümsüzlük konusu her yerde vardır.

Tartışılmaz bir olgudur bu. Kaldı ki inanç tartışma konusu oluyorsa, orada yaşam alanları da tartışılıyor demektir.

İster Jesus, ister Buddha.. bu mavi gezegenin sonuna dek bazı insanlar için ölümsüzlükleriyle insanlığın bellek dağarında yaşayacaklar. Belki, insanlık başka gezegenlere de taşıyacak, götürecektir onların ölümsüzlüklerini.

Öte yandan, ölümsüz sözü sanat cephesinde çok az kişi için kullanılır. Ergiyen süre, akıp geçen yüzyıllar bir dönem ışıltı saçan kimi sanat okulları da müzelik konuma ulaşır.

Sanat okulları bir yanlarıyla, 'talep arz' yasalarına göre şekillenir ve sürer ve moda dalgalarına göre ilerler ya da bir süre için sahneden iner ve belki geçici olarak bellek siler.

Bu okullar yenilik adı ile yerlerini başka akımlara bırakırlar.
Genel açıdan sanat, akarsu yatakları gibi, böyle bir diyalektik gerçeklik yatağında, akar gider. Su kaynakları kuruyunca, su tükenince ırmak adı alan olgu da yok olur.

Sanat da böyledir! Işıltılı sanat okullarının en önde gelenleri de tek tek tozlu müze depolarında yer bulur gün gelince.

Fakat sönmeyen ışıltılarıyla kimi sanat eserleri dünya durdukça yaşayacak. Onlara ölümsüz demek nasıl olur?

Ayrıca siyaset adamlarının sanatla barışık olmayışları da bu açıdan düşünülebilir mi? Sanatın ölümsüzlük sırrı, gizi nedeniyle mi, siyasetçi bunun için mi sanatçıya karşı durur?

Sanat nedir ve sanatın ölümsüzlüğü olur mu diye tartışılır!

Ölümsüzlük tanrılara özgüdür, diyenler de vardır. Ne eksik ne fazla, orta bir yol; sanatın ölümsüzlüğü mavi gezegenin ve insanoğlunun ölümsüzlük sınırları kadardır.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, 26 Şubat 2011, Stockholm

Fotoğraf; kendi objektifinden Tekin SonMez, Benaras adlı romanı yazarken, 1995 Hindistan, Tamil Nadu.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Ankara romanı... Erken yükselen bir yüksek atlama kulvarı ve ön taraf açık koşun, koşun..; Dokuzuncu yazı

Ankara romanı nasıl yazılır? Herhangi bir Ankara romanı evet.

Seksen yıla sığdırılmış bir insan ömründen nasıl söz edebiliriz?

Böyle yalın bir soru var! Bu kişi kimdir?

Yine yalın bir soru yanıt geldi! Bir köy çocuğu, diye bir yanıt işitildi. Fakat hızlı bir temel eğitimle erken yükselen bir yüksek atlama kulvarı da var, diye öteden bir ek yanıt verildi.

“..erken yükselen bir yüksek atlama kulvarı..” Bu demek..

Hıımmm! Demek öyle! Konuyu merak ediyorum. Çok ilginç!

Şöyle ki hem yüksek atlayan bir insan ve erken yükselen bir koşu mesafesi, demek istediniz sanırım. Çok ilginç! Nasıl olacak merak ediyorum doğrusu.

Şöyle açılalım, kırlara çıkalım! Siz atletizm yaptınız mı?

O da nesi? Atletizm, yapmadım! Fakat izlemeyi severim.

Peki tamam! Bir dekatlon koşusu var! Çıkışta koşu parkuru dikleşiyor kısa bir mesafe, fakat yokuş biraz ve hemen arkasında bir atlama çıtası var.

Nasıl bir atlama? Üç adım atlama mı, tek adım atlama mı?

Hayır! Hayır! Yüksek atlama... tam bu işte. Şimdi birlikte başa dönüyoruz. Kısa bir çıkış pisti fakat yokuşa doğru koşuyor ve çok geçmeden yüksek atlama yerine varıp atlıyor, başarıyorsanız gidiyorsunuz.

Başaramazsanız ne olacak? Orada mı kalacaksınız?

Başka şansınız yok! Sıfır hata ile bu şans verilmiş. Köy çocuğu olarak orada kalacaksınız! Gitmeniz için işte şu; “..erken yükselen bir yüksek atlama kulvarı..”nı düşmeden geçeceksiniz. Geçtiniz mi, ön taraf açık koşun, koşun...

Düşme, takılma, herhangi bir yöne bakma falan yok mu?

Yok! Tek şans sıfır marj hata ile en iyi koşu bu olacak!

En iyisi demek! Bundan sonrası daha kolay mı demek?

Belki! İlk elemede sıkı gözenekler kondurulmuş özellikle. Bir şey daha! Hızlı olmak! Tamam, düşmek yok fakat hızlı...

Türkçe bir benzetme verebilir misiniz? Zor bir koşu bu!

Şöyle, 'iğnenin deliğinden geçmek' bu bir. İki; gözden kaybolmak! İğnenin deliğinden geçtiniz, gözden hemen kaybolacaksınız! Sizi bulamayacakları bir yer... böyle olsun!

Çok zorlu bir yarış! Fakat 'gözden kaybolmak,' bu neden?

Çokluk tam tersi olacağı sanılır! Fakat başardınız mı, iş yeni başlamış demektir! Bundan sonraki parkurda sizi düşürmek isteyenlerle koşacaksınız çünkü...

Bu neden? Düşürmek isteyenlerle koşmak, bu neden?

Bir; koştuğunuz halde, koşmamış gibi geri döndürebilirler. İki, ötekilerinden daha öteye gitmeniz de istenmez ki...

Bu kişi.. kişiyi ve konuyu biraz renklendirir misiniz?

Bakın! Bir fotoğraf var en üstte, bunu birlikte okuyalım!

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, 19 Ocak 2011, Stockholm

9 Nisan 2010 Cuma

Elyazmaları, öykü. İnsanlar değiştikçe, kitaplar değişir kitaplar değiştikçe insanlar; Sekizinci yazı

'Ne zaman yapıldığı tarihlenmemiş bir evde yaşıyorum. İç kısmındaki duvarlarda saklı elyazması kitapların konulması için özel bölmeleri var bu evin. Bu kitapların boylarına göre düzenli görünmeleri hoşuma gidiyor. Her sabah uyanır uyanmaz ilk işim, kitapların hangisi bu gece yine yer değiştirdi diye oraya koşuyorum.'

Bu öyküde elyazmaları ile yaşayan sahaf bir anne/baba ardılı bir oğul var. Yaşayan, diyorum. Çünkü kurgu böyle. Bu öykünün ilk fragmanları Kültür Senatosu’nun konuğu olarak Berlin’de (1991) yaşamaya başladığım günlere rastlar. Bir yazarın yaşamına bağımlı yazma konusu burada yine öne çıkıyor. Bir örnek vereyim. Hindistan (1990) Guatemala/ Meksika (1991) gezginliğim ardılı Berlin'e geldim. Hindistan'da ilk yazımını yaptığım 'BenAras' romanıma niyetim vardı. Yazma başladı fakat, bunun yerine Söylence Berlin adlı romanım öne geçti ve iki ayda ilk yazımını tamamladım. Fakat bir şey oldu.

Değerli İzleyici,

Kars Platosu, Elyazmaları'nın bulunduğu öykü fragmanları o günlerde içsel monologlar olarak kağıtlara aktı.

http://kitaplarvetekinsonmez.blogspot.com/ konu gereği Sahaflar - Kitapçılar adlı blogda yayınlanan, öteki bölümleri orada sürecek olan bu öyküden kısa parçayı burada daha sonra açılacak iki nedenle birlikte izleyelim.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, 9 Nisan 2010, Stockholm'Kars’da ne zaman yapıldığı tarihlenmemiş bir evde yaşıyorum. İç kısmındaki duvarlarda saklı elyazması kitapların konulması için özel bölmeleri var bu evin. Bu kitapların boylarına göre düzenli görünmeleri hoşuma gidiyor. Her sabah uyanır uyanmaz ilk işim, kitapların hangisi bu gece yine yer değiştirdi diye oraya koşuyorum. Benim uyuduğum bölme ile kitapların bulunduğu yer arasında fazla bir mesafe yok. Hani gece bir çıtırtı olsa uyanacak kadar hafif bir uykum var. Bu nedenle kitaplardan çıkan çıtırtılar bile kulaklarımda zil sesleri gibi yankır. Ben böyle eğitildim.

'Çocukluğum bu evde geçti. Doğduğum zaman, kitaplarımızın sayısı daha da çokmuş. Son zamanlarda kitapların sayısında bir azalma başladı gibi hissediyorum nedense. Kitaplar bu durumu bana belli etmemek için aralarında şifreli bir işaret kararlaştırmışlar sanki. Uzaktan baktığım zaman, aralarında seyrek boşluklar görüyorum. Yine hangisi gitti, kuşkusu ağır basıyor.

'Bunun üzerine o tarafa yöneliyorum. Sessizce, eski tahtalarda gıcırtı çıkmasın diye adım atışlarıma kulak kesilmem yetmiyor. “Bunlar yaşayan son kitaplar,” dediydi bir gün annem. O sırada tabakları yıkamaktaydı. “Bu yüzden de bu kitapların kulakları deliktir,” dediydi bunun üzerine babam.

'Birbirlerinin yüzlerine bakarak gülümsemişti her ikisi de. Ben mutfakla kitaplar arasındaki uzun mu uzun koridorda koşuyordum. Her şey şaka gibiydi. Bu sözleri sonradan, çok sonradan aklım yerine oturduktan sonra düşündüm. Bu olaydan birkaç gün sonra şöyle bir konuşma daha geçti: “İnsanlar değiştikçe, kitaplar da değişir...” Bunu söyleyen yine annemdi.

“Kitaplar değiştikçe insanlar...” diye tamamlayan yine babam olmuştu. Ardından yine bakışa bakışa gülüşmüştüler sessizce. Beni küçük yaşta felsefenin tozlu yollarına atmak istememiş olmalılar ki böyle oyunsu bir tarzla bana bir şeyler fısıldamak istediler. Bunu çok sonraları anladığımı itiraf ediyorum.

'Galiba ilk dersi böylece hazırlıksız o gün aldım.

'Henüz okul önlüğü giyecek yaşta değildim. Hazırlıksızca aldığım ilk dersten sonra bir gün yine annem, ‘Kitapların tanımadığı insanlar akın akın geliyor’ diye pazar yerinde işittiğini söyledi ve: “İnsanlar çok çok değiştikçe, kitaplar kaybolmaya başlar,” dedi.

'Aradan şunca yıl geçti. Unutmuyorum! Kitapların iz bırakmadan raflardan yitip gitmeleri konusunda kuşkularım pekişti. Kitaplık raflarındaki gizemli boşluklar sinirlerimi de bozuyor artık. Herhangi bir sakarlık olmasa bile, kitapların duyarlı olmaları, benim bütün planımı değiştiriyor. Rafların arasında uzaktan gördüğüm boşluk, tüylerimi diken diken ediyor her seferinde.

'Sanki ‘bir cellat, bir kelle daha düşürdü kanlı tekneye,’ diye us geçirip ürpermem yetmiyor. Sessizce dönüyor, dönüşümü bile belli etmeden o yöne birkaç adım atıyorum. Uzaktan görülen boşluklar, hangi yöne aktığı belli olmayan durgun denizin ılgın yelle kıpırdayışı. kitaplarda derin dalgalı hareket seziliyor.

'Uzaktan ayırdına vardığım boşluk kayboluyor, ben ortaya çıkar çıkmaz. Hiçbir şey olmamış gibi kitaplar ilk koyuldukları gibi, her zaman sımsıkı raflarda düzenli duruşlarıyla gözlerime yansıyor.

'Ya gözlerimde ya da zihnimde bir yanılsama var.

'Onların sessizce ve bana haber vermeden yitişleri, bir şeyin sona doğru koşusunu hatırlatıyor bana. Ne yapsam durmayacaklar. İçimde uzunca bir süredir, derin bir yara ağzı gibi bana acı veren bir korku var. Kitapların beni terkedecekleri bir güne doğru, ilerlediğimi hissediyorum. Kitaplarla kapışmaktan hoşlananların gide gide çoğaldığını gösteren istatistikler de fazladan.

'Yeni doğan her on kişiden yedisi hayatı boyunca eline bir kitap bile almamış son on yıl içinde. Önümüzdeki yüzyıl sonunda, bu sayı bire düşecekmiş, haberlerde tartışma gündemi oluşturan konu da bu. Durum böyle olunca, kitapların sessizce yok olmalarını da doğal karşılamam gerekiyor.

'Fakat ben böyle bir dönem için yetiştirilmedim. Kitaplarla yükselen bir dönemin çocuğuyum ben.'

Elyazmaları, Tekin SonMez, Kars Platosu Öyküleri, NİS Media Ya, ilk bası 2004, İst.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Yazınsal metinler/edebiyat sessizlik ister, diye başlayan blog yedi ayını doldurdu; Yedinci yazı

Bu blog sunduğu örneklerle sadece edebiyat kıyısında gezinen bireylere değil; edebiyat sever, roman, deneme sever okurlara da yöneldi.

BenAras romanından bölümler yayımladık. Yazar, yaşam, yapıt üçgeni bağlamında arkaplan görselliklerini romandan bölümlerle birlikte iç içe sunduk.

Sessizlik ve edebiyat konulu bir deneme yazısı ile, doğa fotoğrafları var bugün. Neden doğa fotoğrafları? Çünkü doğa da sessizlik ister!

Ses kirliliği çökertir doğayı; ağacı kurutur, çiçek solar ve kuşlar ses kirliliği içinde çıldırır ötmek isterken, kendi sesini duymaz da.

Sessizlik mistisizmdir hem de. İlk başlarda bu böyleydi. Evet!

Sessizlik yoğunlaşmasıyla düşün/felsefe/din okulları da evet, sessizlikle çiçeklendiler.

Bakın,tapınakların girişlerinle başlayan evrensel harmoni/uyum bir sessizlik törenidir aslında.

Düşün/din/felsefe yollarına davet, sessizlikle başlar ki; orada yazınsal metinler vardır.

Sessizlik, ilk başta doğa uyumu ile gelir. Doğada uyumsuzluk gökgürültüleri, çakan şimşekler, bulutlarla gelen yağmur, deli dolu esen yel, tayfunlar, depremler tümü de uyumsuzluk engelini aşmak isteyen doğanın elleridir.

Sonra derin bir uyumla sonsuzluğu çağrıştıran sessizlik başlar. Çünkü sessizlik uyumdur. Düşünsel felsefel lirik uyumdur. Doğadaki uyumun lirik örgüsüdür sessizlik. İlkel tapınımlar, totemler ve lirik ezgi bu ortamda yolun ilk taşlarını döşedi.

Homurtularla ortaya çıkan gürültü patırtı, kötü ruhlu cinleri korkutup kovalamak için ilkel avcı toplumlarda, bireysel yabanıl/vahşi korku içgüdüsü devinimleriyle ortaya çıktı.

Evrilmeler daha sonra şamanlar tarafından tasarım/kılgı eşliğinde kitleye yöneltildi.

Uyumsuzluk dönemlerinde doğanın çıkardığı korkutucu sesler; açlıkta, kıtlıkta, av sırasında şamanlar tarafından yansılama/taklit üzerine kurulu törenler giderek bugün 'şeytan taşlama' boyutuna ulaştı.

Çünkü av sırasında ortaya çıkan kitlesel etkiye dayalı, kitlesel güç ortaya çıktı. Kitleyi etkileyip yönetme gizi de bunun içindedir.

Bireysel yaban korku, vahşi bireysellikten çıktı ve korku kitleselleşti ve kara şamanlar yönetiminde kitlesel av töre ve törenlerine dönüştü.

Av iki yönlü işledi; a)kara şamana karşı olanların sindirilmesi için cin/cadı figürü ile tasarımlı av/kurban sürekleri, b)kitlenin doyurularak susturulması için ak şaman güdümünde şölenli av düzenekleri. Kara/şaman, ak/şaman ortaya çıktı.

İyi bir hasat için tarih öncesi ilkel avcı toplumlarda gürültü patırtı eşlikli kutsama törenleri ile ve görsel/işitsel efektlerle başlayan tekil ya çoğul devinimler, bugünkü din/felsefe okullarının temellerini oluşturdu. Sessizlik ve ses paradoksu ortaya çıktı.

Ses de sessizlik de iki ayrı yönde yol ayrımı gibi birer kutsama kutbuna dönüştüler.

Oysa kutsanma/kutsama yolunu açan sessizlikti.

Edebiyat'ın geleceği var mı? Yazınsal metinlerle yakın ilişki, bugün düne oranla daha çetin bir rol veriyor edebiyatçıya. Düne göre neden bugün bu böyledir?

Doğa uyumu ile varoluşan, doğa uyumu ile barışık harmonideki sessizlikte bulabiliriz edebiyatı ve yazınsal metinleri çünkü.

Sessizliğe dayalı içsellik evrilmesi ile varolan dinler/tapınımlar var. Bunlar bir yanda. Sese/söze, görselliğe dayalı dışsallık evrilmesi ile otorite/kuvvet ikilisine sığınan dinler/tapınımlar var. Edebiyat!

Bir yol ayrımıdır bu evet. İçsellikle dışsallık ikilisi!
Ak şaman, kara şaman!
İçte olan doğa ile doğal uyumla atbaşı koşan edebiyat nerede?

Edebiyat yol ayrımındadır.

Dış dünyayı bir kılgı ve etkinlik, eylem sahnesine dönüştürenlerle, sessizliğe dayalı içsellik evrilmesi bir yol ayrımındadır. Bir daha hiçbir zaman çakışamayacak olan ve edebiyatı da içine alan büyük fotoğrafta okunabilen bir yol ayrımı.

Edebiyatın yeraltına indiği bir dünyadır bu yol ayrımı. Sonuçlarıyla sessizliğe gömülen bir yol ayrımı evet. Orada sessizliği yitiren ve 'sözcüklerle kutsal özü ileten edebiyat nerede,' diyen Tanrının gazap içinde kükreyen çığlıklarını işiteceksiniz.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 27 Ocak 2010

Tümü ve Kapadokya fotoğrafları/arşiv; Tekin Sonmez kamerasından, izin alınmadan kullanılamaz.

10 Ocak 2010 Pazar

Mektup yazan insan ve mektup; Altıncı yazı

Haydi bir mektup yazalım! Nasıl mı olsun? Yalın olsun! Akademik betimlemeler sonradan daha kolay gelir.

İçimizden gelen ses olsun, ilkin yanımızda. İçimizden gelen bir ses ki, mektup yazmak için de aşk ve sevgi için de yeterlidir.

Kağıt, zarf, pul orada dursunlar. İçimizden gelen sesi yanımıza alalım.

Değerli İzleyici,

Kağıt, zarf, pul eski zamanlarda kaldı. Bir bilgisayar, içimizden gelen sesi alacak ve ona harflerle form verecek. Yeter mi bu?

Böyle ise insanın kendi sesini duymasıdır ilkin mektup yazmak.

Evet! Akademik değil kolay/anlaşılır bir betimleme olsun burada.

Kendi sesini sonsuz bir boşlukta eko yaparcasına, ard arda dalgalar gibi yankıların içinde duymak! Nasıl olur? Gökten yağan tanrısal bir sestir o hem de mektup yazan insanın içinde ki, çın çın çınlar bir yandan kayalara vuran rüzgar gibi. Yazan kişi mektupla özdeşleşebilir bu sırada.

En gerçek sahneler böyle sıralarda, böyle içsel anlarda yazılır.

Mektup yazdığı sırada ağlayan insanlar gördünüz mü? Mektup yazdığı sırada içe dönerek ağlar belki, hiç gördünüz mü, mektup yazan elin titreyişini, açılıp kapanan dudakları gördünüz mü?

Kendi sesini, helezoni bir boşlukta duyan kişi nasıl mektup yazacaktır ki, bu da sorulmaya değer bir konudur.

Mektup yazan bir insan, anlık durumu ile varoluşma gücünü de duyumsar. Ben buradayım! 'İşte buradayım,’ diyen bir ses!

Kim? Ben, sen, o olsun ne çıkar; ben burdayım diyen ses kimdir?

Varoluşma sarmalında, varlık/yokluk sınırındadır da o kişi mektup yazdığı sırada. Hem anlık bir yaşamsal kesit içindedir hem de geleceğe doğru kafasıyla eğik durur o sırada. Yaşamsal kesit içinde ergime; oradan yazıya geçip yazılanla yaşama sürecidir bu.

Hem de öteki varolmayan süreçlerle sonsuza dek ilintilerle mektup yazmak ve siz hiç denediniz mi? Bir mektup nasıl yazılır?

Neden yazılır? Düşündünüz mü? Birkaç satır yazıyorsunuz!

İvedi bir haber ya kalkmakta olan bir uçağa ya bir trene yetişmek gibi.. zamana karşı bir yarış var. O gidecek! Yetişirseniz o tren, o uçak duracak ve siz.. hiç denediniz mi?

Şu da var ki, ses içten gelmiyorsa, gönül kırıktır, kalem ilerlemez.

Haydi bir mektup yazalım! Var mısınız? Sen! O! İşte kağıt/kalem!

Neredesiniz? İşte bakın! Gördünüz mü? Bakın, ben buradayım...
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 10 Ocak 2010